Yeditepe Üniversitesinde 7. si 25-26-27 Şubat 2011 tarihleri arasında düzenlenen BİLMÖK'ün (Bilgisayar mühendisliği öğrencileri kongresi) bu 3 günü organizasyona emek veren herkes için farklı tecrübeler ile geçti. Organizasyonu üstlenen (40) aktif üyeden biri olarak bende bu çorbaya biraz tuz katmaya çalıştım. Kongreye davet edilen Richard STALLMAN'ın (Free Software Foundation kurucusu) İstanbul'da geçireceği süre içerisinde ona yardımcı olma görevi bana (Uğur ARPACI) ve Gizem AKTİ'ye (Yeditepe Üniversitesi bilgisayar mühendisliği öğrencisi ve Yeditepe Üniversitesi bilgisayar kulübü üyesi) verildi. Önceleri ismini tuğla kalınlığındaki akademik kitaplarda duyduğum, kendini herkese anlatabilme amacı içinde olmadığı gibi göründüğünü kanıksadığım, "free software" diye herkesin kafasını karıştırmakla kalmayıp, sanki yazılım geliştiricilerin, geliştirdikleri kodları sokağa atmalarını istiyormuş gibi anlaşılan ve bu yüzden akıllarda pek tutmayan birisi idi Richard amca. Kendisi, içinde bulunduğu dünyanın üzerine kurulduğu temel kavramlara, bu kavramlar ilgili oynanan oyunlara dikkat çekmek istiyordu daimi olarak ve bunu yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmamaya çalışıyordu. 24 Şubat 2011 günü saat 19:30 da kendisini hava alanından aldıktan sonra, terminalde çektiğimiz ilk fotoğrafın hangi sosyal ağlarda paylaşabileceğimizi sorduğumuzda, isimden bağımsız olarak izledikleri politikaların göz önünde bulundurulması gerektiğini belirtti. Bu açıklamayı yaparken hava alanı terminalinden, otoparka doğru yürüyorduk ve "dakika bir, gol bir" deyişi aklımda yankılandı. Diğer taraftan, Richard amcanın kariyeri ve yaşantısı hakkında üstünkörü de olsa bir bilgim vardı ve bu bilgilerin etkisi altında peşin bir hüküm vermemek için, otoparka doğru yürümeye devam ettik. Arabada, yanıma, ön taraftaki yolcu koltuğuna yerleşti. Daha önce görmediğim, duymadığım marka bir netbook çıkardı çantasından. Yanından hiç ayırmadığı bir çantası vardı ve hayli ağır bir çanta idi. Netbook un girişinden bir kablonun çantanın içine doğru sarkması dikkatimi çekti. Daha sonra göndüm ki, Stallman amcanın hayatı yollarda geçtiği için, zaman zarfında netbook un enerji ihtiyacını karşılama çözümü imiş o kablo. İki tane birbirine bağlı pil ile bir sistem geliştirmiş kendine, bu sistem mobil olduğu zamanlarda çantasından hiç çıkartmıyor ve saatlerde hatta bana kalırsa bir gün boyunca hiç bir enerji şebekesine gerek kalmadan netbook unu kullanabiliyor. Yanında olduğum üç günlük süre içerisinde, sadece arabada olduğu sürelerde, bir çesit bootloader çalıştırırken gördüm Stallman amcayı. Diğer zamanlarda uyku moduna aldığı netbook nu, oturabildiği her noktada çıkartıyor, hiç konuşmadan kendi geliştirdiği ve grafiksel bir arayüzü olmayan text editör mail okuyup cevaplıyordu. Bunu her gün saatlerde yapıyor ve kendisi bunu bir iş olarak görmüyordu. 2-3 saat içerisinde 350 civarı mail okuyup cevaplak benim kendimi sorgulamama neden olmuştu, ilerleyen zamanlarımda. Cevapladığı mailleri bilgisayarının hafızasında tutuyor, herhangi bir İnternet erişim noktası bulduğu zaman ise, bu yazmış olduğu mailleri gönderilmesi gereken adreslere gönderiyor, daha sonra cevaplanması için bekeleyen mailleri bilgisayarına indirip yoluna devam ediyordu. Yazacağı şeyleri düşünmek dışında gözleri, 9' lik ekrandan hiç ayrılmıyordu. Etkinlik süresince Üniversitemiz asistanlarından Murat BİRBEN, Stallman amcaya evinin kapılarını açmıştı. (Ev çok güzeldi, söylemeden geçemeyeceğim) İlk günün akşamı 4 kişi (ben, Gizem AKTİ, Destan SARPKAYA, Murat BİRBEN) evde yemek yerken, kendisi ile sohbet etme fırsatı bulduk. Destan ile aralarında hararetli bir şekilde siyaset konuştular. Zeitgeist üzerinde uzun denebilecek bir süre muhabbet ettiler. Stallman amca özgürlükçü idi. (Bu özgürlük kavramını konudan bağımsız olarak dile getiriyordu. Herhangi bir şey için olabilirdi, ama üzerinde durduğu her konuyu bir şekilde kişinin "free" olarak yaşamasına etki etmeyen bir yapıda olması gerektiğine getirebiliyordu.) Yemek sonunda da vitamin haplarını ve balık yağı kapsülünü de hüpletti. Bol, bol çay tüketen bir insan aynı zamanda. Murat BİRBEN hocanın aylık çay stokunun bir kısmını eritmiştir diye tahmin ediyorum. Günün büyük bir bölümünü gelen mesajlarını okuyup - cevaplayarak geçirdiğinden dolayı, abur cubur yerine, bir gazete parçasına sarıp daimi olarak yanında taşıdığı peynirini tüketiyordu, içecek olarak ta çayı tercih ediyordu. Mutlu edilmesi zor olmayan biri olduğu aşikar. Yapılması gereken inanılması zor şekildeki göbeğinin içindeki midesini hiç boş yer kalmayacak şekilde doldurmak. O zaman suratında bir gülümseme belirmeye başlıyor. Cumartesi günü İstanbul'da Avrupa yakasına geçerken, metrobüslerin trafik akış yönü ile normal trafiğin akış yönünün farklı olduğunu görünce gülmekten kendini alıkoyamadı. İstanbul ona farklı geliyordu tabii ki, çok fazla farklı şey bir arada idi. Boğaziçi köprüsüne kadar ve sonrasında yaşadığımız bir trafik sıkışıklığında, Stallman amca yüzlerce maile cevap vermişti. Trafik bir süre sonra onun canını sıkmıştı ve "There are huge amounts of car araund here" bir nara patlattı, haklıydı. Folkloru sevdiğini biliyorduk Stallman amcanın, zira gençliğinde kendisi de folklor oynamıştı. Bizlere, eğer burada bir folklor gösterisi ayarlayabilirsek memnun olacağını belirtmişti. Yaptık, oldu, hemde Anadolu ateşi. Anadolu ateşi dans gösterisine şans eseri yer bulmuştuk. Salona girip yerlerimizi aldığımızda gösterinin başlamasına dakikalar vardı ve amca yine netbookuna sarıldı. Oyun incesi gelen son maillerini cevaplamaya koyuldu. Anadolu ateşi gösterisini bende ilk defa izliyordum ve harika bir performans gösterdiler, oyun sırasında Stallman amacanın suratında gördüğüm mutluluk ifadesi, doğru karar verdiğimizi söyler nitelikte idi. 7. Bilmök'ün ağır konuşmacılarından Stallman amcanın, konuşma yapacağı olan Cumartesi günü (26 Şubat 2011, ki aynı zamanda benim doğum günüm), Gizem ile beraber, sabah saatlerinde, Stallman amcayı Murat BİRBEN'in evinden almak için yola koyulduk. Eve vardığımızda, her halini koruyan, stabir bir Stallman bulduk yine. Görünüş olarak fazla bir hazırlık yapmamıştı, aynı t-shirt, pantolon vs bıraktığımız gibi idi. 'Rahatlık' kelimesinin Stallman amcadan geldiğini söyleseler garipsemem. Sahneye çıkınca, bu kavramı da aşıp, sweatshirt ünü ve ayakkabalarını çıkarıp, aşınmış çoraplarını 1400 den fazla izleyiciye göstererek, 'özgür olun' demek, farklı yapıda biri olmayı gerektiriyor, bunu yapmaya herkes cesaret edemez. Stallman amca konuşmasına kısa bir 'free software' tanımı yaparak başladı. O meşhur 4 kanunu saydı ve sonra asıl olarak bir "free" nasıl olur, bunun üzerinde durdu. Bu konuda söylenecek şey, "free software" olmak demek, sadece yazılan kodların ve fikirlerin paylaşılması demek değildir. Hele ki bu işten para kazanılmaması demek hiç değildir. Stallman amcanın üzerine basa, basa söylediği konulardan bazıları bunlar olmasına rağmen, konuşma sonrasında gelen sorular içerisinde (ısrarla İngilizce konuşmaya çalışanların dikkat etmeleri gerektiği belki de daha önceden söylenmeliydi) "open software = free software" şeklinde bir izlenim olduğunu gören Stallman amca, çıldırmak üzereydi ki bu sorular daha tamamlanmadan diğerlerine geçildi. Konuşmada herkes kendine göre bir takım cevaplar bulmuştu. Stallman amca konuşmasını, gelen istekler üzerine "free software" şarkısı ile bitirdi. Kendine özgü olan giyim, yemek yeme ve yaşam tarzı bir yana, kendisinin bir profesyonel olduğunu sahneye çıkınca bir kaç dakika içinde hissedebiliyorsunuz. Dünya'da bu kadar ciddi bir konuşmayı aşınmış bir çift çorap, sıradan bir pantolon, her zaman giydiği bir t-shirt ve arkaya doğru açtığı saçlarıyla iki saatlik bir zaman dilimi içerisinde anlatması ve kendini binin üzerinde kişiye dinletmesi bana kalırsa bir profesyonellik, kendini kabul ettirmişlik ölçüsüdür. Richard STALLMAN ile üçüncü günün sonuna geldiğimizde, bana söylediği tek şey, veda cümlesi olan "Happy Hacking" idi... |




